AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKUNDA İPTAL DAVASI AÇISINDAN LOCUS STANDI






Av. Kaan SEZGİT[1]

1. Giriş


Avrupa Birliği (bundan sonra “AB” olarak anılacaktır) hukuk sisteminin, Birlik tasarrufların hukuka uygunluğunun denetlenmesi maksadı ile öngördüğü hukuki çarelerden biri, iptal davasıdır.[2] İptal Davası, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (bundan sonra “ABİHA” olarak anılacaktır) 263. maddesinde düzenlenmiş olup bir AB kurumunun, organ, ofis ya da ajansının üçüncü kişiler açısından bağlayıcı tasarruflarının iptali imkânı sağlamaktadır.[3]


Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (bundan sonra “ABAD” olarak anılacaktır), nezdinde açılan iptal davalarını kabul edilebilirlik açısından üç aşama ile gördüğü söylenebilir.[4] Bunlar, konu bakımından, kişi bakımından ve zaman bakımından kabul edilebilirlik aşamaları olup bir iptal davası ancak bu kabul edilebilirlik aşamalarını geçtikten sonra ABAD tarafından esastan incelemeye tabi tutulacaktır.[5]


Bu yazıda, iptal davasının kabul edilebilirlik kıstaslarından olan “kişi bakımından kabul edilebilirlik” içerisinde yer alan locus standi, yani davacı olabilme ehliyeti incelenecektir.

Davacı olabilme ehliyeti, ya da Türk hukuk doktrinindeki diğer bir adı ile aktif husumet ehliyeti, iptal davası açısından bir dava şartıdır ve ABAD tarafından her davada re’sen incelendiğinden AB hukuku açısından teknik bir usul terimi olduğunu söylemek mümkündür.[6]


İptal davasının, pozitif hukuktaki güncel dayanağının ABİHA md. 263 olduğunu belirtmiştik. Maddenin lafzı, iptal davası için üç farklı tür davacı olabileceğini ortaya koymaktadır. Bunlar, doktrinde “ayrıcalıklı davacılar” (imtiyazlı davacılar), “yarı ayrıcalıklı davacılar” (yarı imtiyazlı davacılar) ve “ayrıcalıksız davacılar” (imtiyazsız davacılar) olarak ifade edilmektedir.[7]


2. Ayrıcalıklı Davacılar


Ayrıcalıklı davacılar, iptal davasının bu davacılar tarafından açılmış olması dışında başka bir kıstas aranmaksızın davacı olma ehliyetinin varlığının ABAD tarafından kabul edildiği davacılardır. Ayrıcalıklı davacılar kategorisi, iptal davasını düzenleyen ABİHA md. 263’ün ikinci fıkrası ile oluşturulmuştur. Buna göre, “Divan, bu amaçla, bir üye devlet, Avrupa Parlamentosu, Konsey veya Komisyon tarafından yetkisizlik, esaslı şekil kurallarının ihlali, Antlaşmalar’ın ihlali veya Antlaşmalar’ın uygulanmasına ilişkin herhangi bir hukuk kuralının ihlali veya yetkinin kötüye kullanılması gerekçeleriyle açılan davalar hakkında karar vermeye yetkilidir.[8]şeklindeki madde metninden de anlaşılabileceği üzere, ayrıcalıklı davacılar; üye devletler, Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon’dur.


Ayrıcalıklı davacılardan üye devletler, iptali istedikleri tasarruf lehine Konsey’de oy kullanmış olsalar dahi, iptal talep edebileceklerdir.[9] Yine üye devletler tabirinden ne anlaşılması gerektiği, üye devletlerin anayasal olsa dahi iç mevzuatında kendilerine nasıl bir güç verilmiş olursa olsun, bölgesel ya da özerk yönetimlerin bu kavram içerisinde değerlendirilemeyeceği belirtilmiştir. Bölgesel ya da özerk yönetimler dava açtığı takdirde, bu davanın usulden reddedilmeyeceği, fakat ayrıcalıklı davacı olarak değil, ayrıcalıksız bir tüzel kişi davacı olarak davanın görüleceği ABAD tarafından belirtilmektedir.[10]


3. Yarı Ayrıcalıklı Davacılar


Yarı ayrıcalıklı davacılar kategorisi, ABİHA md. 263’ün üçüncü fıkrası ile oluşturulmuş bir davacı kategorisidir. Hükme göre, “Divan; Sayıştay, Avrupa Merkez Bankası ve Bölgeler Komitesi’nin kendi yetkilerini korumak amacıyla açtıkları davalarda da aynı şartlar dâhilinde yetkilidir.”


Bu halde, Sayıştay, Avrupa Merkez Bankası (bundan sonra “AMB” olarak anılacaktır) ve Bölgeler Komitesi, aynı ayrıcalıklı davacılar gibi her türlü Birlik tasarrufuna karşı dava açabileceklerdir. Fakat aktif husumet ehliyetleri, bir açıdan kısıtlanmıştır, bunlar yalnızca iptali istenen Birlik tasarrufunun, kurucu antlaşmalarda kendilerine verilmiş yetkilerini gasp ettiği iddiası ile yani yalnızca kendi yetkilerini koruma amacı ile iptal talep edebileceklerdir.


Kendi yetkilerini korumak amacı ile, ne ayrıcalıklı ne de yarı ayrıcalıklı olarak maddede sayılmış kurum, organ, ofis ve ajansların davacı olma ehliyetine sahip olup olmayacakları doktrinde gündeme gelmiş, bunlar açısından ABAD’ın Avrupa Parlamentosu için içtihadının diğerleri açısından da geçerli kabul edilmesi gerektiği görüşü dile getirilmiştir. Zira Maastricht Antlaşması’ndan önce Avrupa Parlamentosu yarı-ayrıcalıklı davacı olabilme ehliyetini dahi elinde bulundurmazken Chernobyl Kararı[11] olarak bilinen karar sonrası kendi yetkisini koruma amacı ile dava açabileceği kabul edilmiş, daha sonra Avrupa Topluluğu Antlaşması’nda bu husus düzenlenerek Avrupa Parlamentosu yarı ayrıcalıklı davacı statüsü kazanmıştır. Avrupa Parlamentosu’nun davacı olabilme ehliyeti ile ilgili güçlendirme burada da durmamış, Nice Antlaşması ile ayrıcalıklı davacılar arasına katılmıştır.


Avrupa Parlamentosu için verilen bu kararın, kıyas yolu ile AB Zirvesi ile Birlik’in diğer organ, ofis ve ajansları yönünden de kıyas yolu ile uygulanabilir olduğu doktrinde ifade edilmektedir.[12]


4. Ayrıcalıksız Davacılar


Ayrıcalıksız, ayrıcalıklı olmayan ya da imtiyazsız davacılar kategorisi, ABİHA md. 263’ün dördüncü fıkrası ile oluşturulmuştur. İlgili madde hükmüne göre, Her gerçek veya tüzel kişi, muhatabı olduğu veya kendisini doğrudan ve bireysel olarak ilgilendiren tasarruflar ile kendisini doğrudan ilgilendiren ve uygulama tedbirleri alınmasını gerektirmeyen düzenleyici tasarruflara karşı 1 ve 2. paragraflarda öngörülen şartlar dâhilinde dava açabilir.”


Bu halde, madde lafzı, her gerçek veya tüzel kişi demek sureti ile ayrıcalıklı ve yarı ayrıcalıklı davacılar dışında kalan her kişiyi kast etmekte fakat getirilen muğlak şartlar ile hak arama özgürlüğünü kısıtlamakta ve gerçek ve tüzel kişiler için davacı olabilme ehliyetini karmaşık bir hale sokmaktadır.[13] Bu bölümde, maddenin muğlak lafzının ABAD tarafından nasıl yorumlandığı ve bu konudaki içtihadını nasıl şekillendirdiği incelenecektir.


4.1. Gerçek Kişi – Tüzel Kişi Kavramlarına ABAD Yaklaşımı


Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde iptal talep eden bir davacının gerçek ya da tüzel kişilik olup olmadığı, davacı gerçek ya da tüzel kişinin üye ülkesinin iç hukukuna göre belirlenmektedir.[14] Buna karşın zaman zaman tüzel kişiliği olmayanların da davacı olabilme ehliyetinin varlığı ABAD tarafından kabul edilmiştir. Bunun için ABAD, davacının –özellikle tüzel kişiliği bulunmayan sendikalar bağlamında-, iptali istenen konu ile ilgili olması ve hukuki meselelerde muhatap kabul edilebilir olması halinde davacılık ehliyetinin de var olduğunu kabul edeceğini ifade etmiştir.[15]


Örneğin Union syndicale davasında, bu sendikanın tüzel kişiliği olmamasına karşın kendi fiillerinden sorumluluk doğrurabildiğini, bunun tüzel kişilik olunması için ABAD perspektifinden yeterli olduğu belirtilerek, sendikaları topluluklardan ayıran özelliğin de bu olduğu belirtilmiştir.[16]

4.2 Doğrudan İlgi


Doğrudan ilgi kavramı, iptali istenen tasarruf ile, davacının zararı ya da kar kaybı arasında doğrudan bir illiyet bağı olması şeklinde ifade edilebilir. Yine ABAD tarafından, iptali istenen tasarruf, üye devlet otoritelerine tasarrufun uygulanması açısından belirli bir takdir hakkı/marjı bırakıyorsa, bunun doğrudan ilgi kıstasının oluşmasını engelleyeceği ifade edilmektedir.[17] Bu bağlamda, bir direktife karşı açılan iptal davalarının, direktiflerin tabiatı dolayısı ile doğrudan ilgi koşulunu sağlamayarak kabul edilebirlik denetimini geçemeyeceği belirtilmektedir. [18] Yine iptali istenen tasarrufun uygulamasının otomatik/kendiliğinden gerçekleşmesi ve başkaca bir aracı kurala ihtiyaç duymaması gerekmektedir.[19]


Ek olarak, tasarrufu uygulayacak ilgililere takdir marjı tanınmış, fakat bu takdir yetkisinin nasıl kullanılacağı konusunda şüphe yok ise ve tasarrufun muhataplarının tasarrufun etkililiğini sağlamasının teorik kalması ile birlikte, tasarrufa uyacakları hususu kuşkusuzsa, yine doğrudan etki koşulunun sağlanacağı, ABAD tarafından ifade edilmektedir.[20]


4.3 Bireysel İlgi

İptal davalarında doğrudan ilgi testi ile birlikte var olması ABAD tarafından aranan diğer bir unsur bireysel ilgi olarak ifade edilmektedir. Doğrudan ilgi kıstasının nispeten daha basit ve öngörülebilir olmasının yanında bireysel ilgi kıstası daha karmaşık ve ABAD tarafından katı biçimde uygulandığı gibi doktrine Plaumann Kararı olarak geçen karar ile aynı zamanda dar yorumlanacağının anlaşıldığı ve günümüze kadar içtihat birliğinin/hukuki istikrarın sağlanamadığı bir kategori olarak karşımıza çıkmaktadır.[21]


Bireysel ilgi, iptali istenen tasarrufun doğrudan bir muhatabı olmamakla birlikte, tasarrufun davacıyı de facto olarak muhatap alması, tasarrufun, davacının kendisini, diğer kişilerden farklı kılan nitelikleri sebebi ile tasarruftan, sanki onun doğrudan muhatabı imişçesine etkilenmesi ya da etkilenmesinin mümkün olması biçiminde tanımlanmaktadır.[22]


Bireysel ilgi yönünden davacı olabilme ehliyeti, yoğun biçimde içtihat ile şekillendiğinden bu bölüm kronolojik olarak ABAD kararları doğrultusunda ele alınacaktır. Yukarıda da belirtildiği üzere bireysel ilgi konusunda yaklaşım ve aranacak unsurlar ilk olarak ve halen de bir referans noktası olarak başvurulan Plaumann Kararı ile ortaya çıkmıştır.


4.3.1 Plaumann Kararı (Açık – Kapalı Kategori Testi)


ABAD, Plaumann Kararı ile, “Eğer ortada, doğrudan bir kişi ya da kişi grubunu muhatap alan bir tasarruf (karar) yok ise, buna karşı bu tasarrufun (kararın) kendilerini de doğrudan ilgilendirdiği iddiası ile iptal davasının ancak, bu kişiler, kendilerine özgü nitelikler sebebi ile tasarruftan etkileniyorlarsa, ya da bu kişiler, kendilerini diğer kişilerden ayıran şartlar içerisinde bulunuyorlar ve bu sebepler vasıtası ile davacı kişiler, tasarruf (karar) kendilerini muhatap alınmışçasına etkileniyorlar” ise açılabileceğini ifade etmiştir. [23][24]


Bu karara sebep olan olay, “Almanya’nın, ithal mandalinalar için üye olmayan devletlerden alınan vergiyi kaldırmak için Komisyondan izin istemesi, Komisyon’un bir karar ile bu istemi reddetmesi”dir.[25] Daha sonra bir mandalina ithalatçısı olan Plaumann & Co. bu karara karşı iptal davası açmıştır.[26]


ABAD, bu karar ile “kapalı kategori” sınıfında değerlendirelemeyecek kişilerin, davacı olabilme ehliyetinin mahkeme önünde kabul edilemeyeceğini ortaya koymuş, bu bakımdan adalete erişilebilirlik ve etkin hukuki denetim bakımından uzun yıllar sürecek ve halen sonuçlanmayacak tartışmalara yol açmıştır. Nitekim, Plaumann kararında ortaya konulan normların halen tamamen aşıldığı söylenemez.


ABAD’ın davacıları tabi tuttuğu kapalı kategori testine göre, iptali istenen tasarruf hukuk dünyasına girdiğinde, davacının içerisinde bulunduğu kategorinin açık olmaması, yani yeni kişilerin istediği gibi bu kategori içerisinde yer almasının mümkün olmaması gerekmektedir. Açık grup üyeleri, son derece spesifik biçimde tanımlana bilse dahi husumet ehliyetleri mahkeme tarafından kabul edilebilir bulunmamaktadır. Bu açık-kapalı kategori testinin Plaumann Kararı’na somut biçimde, tasarrufun iptalini talep eden mandalina ihracatçısı sıfatının, herhangi bir kişi tarafından taşınabileceği, bu sebeple kapalı kategori içerisinde yer almayan davacının davasının ehliyet yönünden kabul edilemez olduğu şeklinde yansımıştır. [27]


Bu sebeple, belli bir meslek grubuna ya da iş koluna-sektöre mensup olmak tek başına bireysel ilgiyi sağlamayarak kabul edilemezlik kararına yol açmaktadır.[28] Yine bu konuda Baykal, “Herhangi bir Topluluk tasarrufunun tek muhatabı olan bir firma bile açık bir kategori içinde sınıflandırılabiliyorsa, bu tasarrufun kendisini bireysel olarak ilgilendirdiği iddiasında başarısız olabildiğini” ifade etmektedir.[29] Bu bakımdan yukarıda da belirtildiği gibi, kabul edilebilirliğin bu denli katı ve dar yorumlanması sebebi ile etkin hukuki denetimin Birlik içerisinde iptal davası yönünden yapılıp yapılmadığı hususu ciddi şüphe uyandırmakta olup daha sonra inceleneceği üzere mahkemenin içinden dahi bu yönde eleştiriler gelmiştir.


4.3.2 Toepfer Kararı


Toepfer Kararında ABAD, açık-kapalı kategori testine bir nebze daha açıklık getirmiştir. Davada, Alman (mısır gevreği) üretici firmanın, Komisyon’un aldığı bir karar sebebi ile Alman ilgili otoritesinin kendisine ithalat lisansı/ruhsatı vermediği gerekçesi ile Komisyon’un kararının iptali talep edilmiştir.[30]


ABAD, Komisyon tarafından kararın alındığı gün, ithalat lisansı/ruhsatı almak için başvurmuş olan firmalar, o gün itibari ile sayıca sınırlandırılmış ve belirlenebilir olduğundan, bunların kapalı bir kategori oluşturduğu ve kararın bu firmaları kararın doğrudan kendilerini muhatap almışçasına etkileyeceği gerekçesi ile aktif husumet ehliyetlerinin bulunduğuna karar vermiştir. [31] Bu karar ile kapalı kategori ve bireysel ilgi teriminden ne anlaşılması gerektiği daha net anlaşılmış, ABAD’ın davacılık ehliyetini tespit ederken doğrudan ilgi ve bireysel ilgi kıstaslarını bir arada arayacağı açıklığa kavuşmuştur.


4.3.3 Calpak Kararı ve Soyut Terminoloji Testi


Calpak Kararında üzüm üretici olan davacı şirket, daha önce üç pazarlama yılı için geçerli olan üretim desteğinin, yeni düzenlemede bir yıl olarak belirlenmesi karşısında, bu düzenlemenin iptali için dava açmıştır.[32]


ABAD, yalnızca yardım hakkı verilen üreticilerin sayısının ve hatta kim olduklarının belirlenebilir olmasının, iptali istenen tasarrufun tüzük olma niteliğini ortadan kaldırmayacağı gerekçesi ile, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.[33] Bunun yanında, bu durumun, tasarrufun objektif ve genel olarak belirlenmiş hukuki veya maddi vakıalara uygulandığı durumda geçerli olacağı da kararda belirtilmiştir.[34]


İşte böyle bir durumda dahi, davacının bireysel ilgisini ispat etmesinin aranacağının belirtilmesi karşısında, tüzük karakterli düzenlemeler soyut biçimde saptanmış kişilere uygulanacağından, buna doktrinde “soyut terminoloji testi” adı verilmektedir.[35]


4.3.4 Lizbon Anlaşması ile “Karar” Yerine “Tasarruf” Kavramı Kullanılması ve Confédération nationale de producteurs de fruits et légumes ve Codorniu Kararları


Lizbon Anlaşması öncesinde iptal davası prosedürünü düzenleyen hükümde, gerçek ve tüzel kişilerin, kendilerini ya da üçüncü bir kişiyi doğrudan muhatap almadığı sürece, bir tasarrufa karşı değil, “karara” karşı dava açabileceği öngörülmüştü. Bu bakımdan davacılar, yalnızca bireysel-doğrudan ilgi kıstaslarını sağlamalarını değil, ayrıca iptali istenen tasarrufun bir karar olduğunu da ispatla mükellef tutulmaktaydı.


Lizbon Anlaşması öncesi hukuki düzlemde pozitif düzenleme bu yönde olsa da, ABAD, iptali istenen tasarrufun adı ile bağlı olmadığını, gerçek niteliğini düzenlemenin esasına girerek kendisinin belirleyeceği yönünde kararlar vermekteydi.


Confédération nationale de producteurs de fruits et légumes v. Comission Kararı da bu kararlardan biridir. ABAD, tasarrufun konusunu ve kapsamını inceleyerek gerçekte ne olduğunu anlayabileceğini belirtmiş, “(...) Bu şartlar altında, kendisini çıkaran otorite tarafından tüzük olarak adlandırılan bir tasarruf, bazı gerçek ve tüzel kişiler açısından, bu kişileri doğrudan ve bireysel olarak ilgilendiren hükümler içeriyor ise, (...) bir tüzük karakterine sahip olmadığından iptal davasına konu olabilecektir.[36] şeklinde karar vermiştir.


Yine, bir şarap firmasının, tüzüğün lafzı içerisinde “cremant” kelimesinin geçtiği ve bu terimin kendi patentli terimi olduğu gerekçesi ile iptal talep ettiği Codorniu kararında ABAD açıkça, iptali istenen tasarruf bir karar olmasa da, davacı bireysel ilgili olduğundan davacılık ehliyetinin bulunduğuna karar vermiştir.[37]


İşte hukuki zemini bu şekilde içtihat ile oluşturulup pozitif hukuk açısından hala “karar” olmayan tasarruflara iptal davası açma hakkı tanınmadığından, Lizbon Anlaşması ile ilgili hüküm değiştirilmiş, “karar” terimi yerine “tasarruf” terimi kullanılmıştır. “Buna göre, her gerçek veya tüzel kişi, muhatabı olduğu veya kendisini doğrudan veya bireysel olarak ilgilendiren ve uygulama tedbirleri alınmasını gerektirmeyen düzenleyici tasarruflara karşı iptal davası açabilecektir.”[38]


4.3.5 Reform Girişimleri ve Lizbon Anlaşmasının Getirdiği Değişikliğin Anlamı

Adalete erişim hakkının pozitif hukuk açısından bu denli kısıtlanması ve ABAD’ın da bu düzenlemeye ilişkin genişletici yorum yapmaktan kaçınmasının doğru bir yaklaşım olmadığı, Mahkeme içerisinden ilk defa Hukuk Sözcüsü (“HS”) Jacobs tarafından Unión de Pequeños Agricultores v Council of the European Union davasında (bundan sonra “UPA” olarak anılacaktır) dile getirilmiştir.


UPA davasında, İspanyol bir ziraat sendikası, Komisyon’un zeytinyağı üreticilerine verilen desteği kaldıran tasarrufun iptalini talep etmektedir. Jacobs tarafından, iptali istenen tasarrufun davacının menfaatleri üzerinde olumsuz etki doğurması ya da ciddi bir biçimde olumsuz etki doğurma ihtimalinin bulunması halinde bireysel ilgi kıstasının sağlandığının kabulünün yeterli olacağı ve davacı olabilme ehliyetinin varlığının kabul edilmesi gerektiği, aksi takdirde bu denli karmaşık ve dar yorumlanan bir sistemin adalete erişimi hakkını kısıtlayacağı belirtilmiştir.[39]


ABAD tarafından, lafzi yorum ile bağlı olunduğu, Sözleşmenin metninin genişletici yorum yapmaya mahal vermediği ve adalete erişim hakkının ihlal edildiği düşünülüyorsa da, kurucu anlaşmaları değiştirme yükümlülüğünün üye devletlerde olduğu gerekçesi ile UPA’nın aktif husumet ehliyetinin olmadığına kanaat getirilerek kabul edilemezlik kararı verilmiştir.[40] Böylece, HS Jacobs’un görüşleri doğrultusunda karar verilmemiş, Plaumann Kararı’nda yaratılan testte ısrar edilmiştir.


Hemen hemen UPA kararı ile aynı zamanlarda, İlk Derece Mahkemesi’nin (bundan sonra “İDM” olarak anılacaktır) önüne gelen başka bir karar olan Güney İrlanda sularında avlanan, dört adet 30 metrelik balıkçı teknesi olan Fransız bir firmanın 80 mm genişliğinde olan ağlarının Komisyon tarafından yasaklanması sonucu iptal talep edilen Jégo-Quéré kararında ise İDM genişletici yorumdan yana bir tutum benimsemiştir. Bu yönden, HS Jacobs’un UPA kararı ile paralel görüşüne katılarak İDM tarafından, somut olayda herhangi bir yaptırım henüz olmadığından tasarrufun ulusal mahkemeler önünde de dava edilemediği, bu bakımdan eski içtihat doğrultusunda davacı ehliyetinin varlığından söz edilebilmesi için davacının Birlik hukukunu ihlal etmek zorunda bırakılmasının adalete erişim ve hukuki koruma açısından yeterli olmadığı, bu doğrultuda burada bireysel ilginin var kabul edilmesini gerektiği belirtilmiştir.[41]


İDM tarafından verilen karardaki bu olumlu gidişat, temyiz üzerine bozulmuştur. ABAD tarafından, UPA kararı ile paralel biçimde ve bu karara da atıf yapılarak, kurucu anlaşmalarla tasarrufların hukukiliğini denetlemek amacı ile işlevsel bir hukuki çareler sistemi yaratıldığı belirtilmiş, fakat yine de adalete erişimin ve sistemin işlevselliğini sağlamanın üye devletlerin sorumluluğunda olduğu belirtilmiştir.[42]


Böylece ABAD muhafazakâr ve lafzi yorumdan yana görüşünü devam ettirmiş, üye devletlerce Lizbon Anlaşması ile kısmi bir reform yapılmışsa da Plaumann testinin uygulamasına halen devam edilmektedir.[43]


Lizbon Anlaşmasının getirdiği yenilik ise, davacı kişileri doğrudan ilgilendiren, uygulama tedbirleri gerektirmeyen düzenleyici tasarruflara karşı davacıların doğrudan iptal davası açabilmesidir. Bu yenilik, ilgili kararlar ile birlikte aşağıda incelenecektir.


4.4. Doğrudan İlgili, Uygulama Tedbiri Gerektirmeyen Düzenleyici Tasarruflar

Yukarıda da bahsedildiği üzere, Lizbon Anlaşması’nın getirdiği yenilikle, iptali istenen tasarruf, düzenleyici bir tasarruf ise ve uygulama tedbirleri gerektirmiyorsa, bireysel ve doğrudan ilgi ispatı aranmaksızın davacı ehliyetinin varlığı ABAD tarafından kabul edilecektir.


Bu değişikliğin manasını kavramak için öncelikle düzenleyici tasarrufun tanımının yapılması gerekmektedir. Düzenleyici tasarruf terimi, yürürlüğe girememiş olan AB Anayasasından kalma bir terim olmakla birlikte, ne burada ne de kurucu anlaşmalarda tanımına rastlamak mümkün değildir. Buna karşın genel olarak, yasama tasarrufu ve yasama tasarrufu olmayan tasarruf tasnifinde, düzenleyici tasarrufların ikinci kategorinin kapsamına girdiğini söylemek mümkündür.[44]


Düzenleyici tasarrufun manasını irdeleme fırsatı Genel Mahkemenin önüne ilk defa Inuit Tapiriit Kanatami and Others v European Parliament and Council (Inuit I) davası ile birlikte çıkmıştır. Davada, Kanadalı Inuit halkını ve fok balığı ürünleri ihraç eden birkaç firmayı temsil eden bir dernek, fok balığı ürünleri ile ilgili bir tasarrufun iptalini talep etmektedir.

Dernek tarafından, iptali istenen tasarrufun yasama tasarrufu olmadığı ve bireysel ilgiyi ispatla mükellef olunmadığı iddia edilmiş, Mahkeme tarafından ise, düzenleyici tasarruflardan anlaşılması gerekenin olağan yasama prosedürü ile çıkarılan tasarruflar olan tüzük, direktif ve karar gibi tasarrufların değil, bunlar dışında genel uygulama alanı bulan tasarruflar olduğu belirtilmiştir. Devamında, yasama tasarrufları için iptal talep edildiğinde davacılık ehliyetinin kabul edilebilirliğinde halen Plaumann testinin sıkı bir biçimde uygulanacağı ifade edilmiştir.[45] Davacılar Plaumann testi doğrultusunda doğrudan ve bireysel ilgilerini ispat edemediklerinden Genel Mahkeme tarafından kabul edilemezlik kararı verilmiştir. Kararın temyiz edilmesi üzerine Adalet Divanı’nın görüşü de Genel Mahkeme ile aynı yönde, yasama tasarruflarının düzenleyici tasarrufları kapsamadığı yönünde olmuştur.[46]


Bu karardan birkaç hafta sonra, Genel Mahkeme, Lizbon Anlaşması ile getirilen davacılık ehliyetinin istisnai olarak geniş yorumlanması imkânını ilk defa Microban v. Commission kararında kullanmıştır. Ürünlerinde katkı maddesi olarak triklozan kullanan bir Amerikan üreticinin, Komisyon kararı ile bu maddenin yasaklanması kararının iptalini talep ettiği bu davada, iptali istenen tasarruf uygulama tedbiri gerektiren ve üye devletleri muhatap alan bir tasarruftur.[47]


Genel Mahkeme tarafından, iptali istenen tasarrufun, genel uygulama alanı olan ve yasama tasarrufu olmayan bir tasarruf olduğu ve bu sebeple düzenleyici tasarruf kategorisinde değerlendirileceği ve davacıyı doğrudan ilgilendirdiği gibi triklozan maddesini yasakladığından üye devletlere takdir yetkisi bırakmadığı belirtilmiş, davacılık ehliyetinin var olduğu kabul edilerek tasarruf iptal edilmiştir. Bu bakımdan Inuit Kanatami kararına atıf yapılmış, doğrudan ilgi hususunda ise Lizbon öncesi hukuki düzlem ile sonrası arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir.[48] Bu bakımdan düzenleyici tasarruf kavramının içi Mahkeme tarafından bir nebze doldurulsa da, uygulama tedbiri kavramından ne anlaşılması gerektiği ilk defa aşağıdaki kararlarla geniş olarak aydınlatılmıştır.


Telefónica v Commission kararında, dava İspanyol ekonomik yardım planının, hukuka aykırı devlet yardımı olduğunu ilan eden bir Komisyon kararının iptali talep edilmektedir. Bu kararda Mahkeme, uygulama tedbiri kavramının içeriğini belirlerken, bunun üçüncü kişiler değil, iptal talep eden davacı bakımından ele alınması gerektiğini belirtmiştir. Bunun yanında, uygulama tedbirlerinin yokluğunun, tasarrufun muhatabı tarafından, davacı tarafından spesifik sonuçlar yaratabilecek hiçbir tedbir alınmaması (somut olayda üye devlet) manasına geleceği belirtilmiştir.[49] Mahkeme tarafından somut olayda uygulama tedbirlerinin varlığından söz edilemeyeceğinden, davacının ulusal mahkemelerde dava açma hakkının bulunduğu kabul edilerek dava reddedilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında, güncel vaziyette, halen yasama tasarrufları için daha sıkı olan Plaumann testinin uygulandığını, doğrudan ilgili uygulama tedbiri gerektirmeyen düzenleyici tasarruflar bakımından ise, artık doktrinde Lizbon testi olarak da anılan, yukarıda açıklanan Telefonica kararındaki kıstasların uygulandığını söylemek mümkündür.[50]


5. SONUÇ

Sonuç olarak, ayrıcalıklı ve yarı ayrıcalıklı davacılar bakımından aktif husumet ehliyeti için Mahkeme tarafından kıstaslar nispeten öngörülebilir olsa da, ayrıcalıklı olmayan gerçek ve tüzel kişiler bakımından Lizbon Antlaşması sonrası getirilen yeni kategori ile dahi, AB hukuku açısından tam bir adalete erişilebilirlik ve tasarrufların yargı denetimi imkânının var olduğundan bahsetmek, günümüz için mümkün görünmemektedir. Nitekim iptal davası açısından da doktrinde bu yönde eleştiriler de devam etmektedir. Kanaatim ve temennim, hala genç kabul edilebilecek bir hukuk düzeni olan AB hukukunun, Mahkeme de geniş yorumlamayacağını defaatle ifade ettiğinden, iptal davası açısından reforma tabi tutularak ehliyet konusundaki düzenlemenin, actio popularis haline getirilmese de, daha geniş bir şekilde düzenlenmesi yönündedir.

[1] Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Avrupa Birliği ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi [2] BAYKAL, Sanem. AVRUPA TOPLULUĞU HUKUKUNDA İPTAL DAVASI VE ÖZEL KİŞİLERİN DAVACI OLABİLME KOŞULLARI: TOPLULUK İÇTİHADI IŞIĞINDA BİR İNCELEME. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2005, 54.3, s.196 [3] ELIANTONIO, Mariolina, et al. Standing up for your right (s) in Europe. A comparative study on legal standing (Locus Standi) before the EU and Member States' courts. Ius Commune Europaeum, 2013, 116. s. 26 [4] BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke. Avrupa Birliği Kurumsal Hukuku. Seçkin, Ankara, 2016, s. 428 [5] ibid [6] Eliantonio, M. et.al. , 2013 s. 27 [7] ibid [8] Madde metnine https://www.ab.gov.tr/files/pub/antlasmalar.pdf adresinden ulaşılabilir. [9] BAYKAL, Sanem, 2005, s.204, Case 166/78 [10] Case C-95/97, Région wallonne v Commission of the European Communities, [1997], ECR I-1787, para 6 [11] Case C-70/88 [12] BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke, 2016, s. 430 [13] ELIANTONIO, Mariolina; LAURINKARI, Samuel. The Annulment Procedure before and after Lisbon as an Effective Legal Remedy for Private Applicants. Merkourios-Utrecht J. Int'l & Eur. L., 2009, 26: 29., s.1 [14] Case C-18/57 Firme J. Nold KG v High Authority of the European Coal and Steel Community [1959] ECR 41, para. 48-49; Case C-50/84 Srl Bensider and others v Commission of the European Communities [1984] ECR 3991, para. 7, Eliantonio, Backes, Van Rhee, Spronken & Berlee, 2013 s. 27 [15] Case C-175/73 Union syndicale - Amalgamated European Public Service Union - Brussels, Denise Massa and Roswitha Kortner v Council of the European Communities [1974] ECR 917, para. 7-17; case C-18/74 General Union of Personnel of European Organisation s v Commission of the European Communities [1974] ECR 933, para. 3-11 [16] ibid [17] Eliantonio, Backes et.al. , 2013 s. 27 [18] ibid [19] BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke, 2016, s. 434 [20] ibid, Eliantonio, Backes et.al. , 2013 s. 28 [21] CUYVERS, Armin. Judicial Protection under EU Law: Direct Actions. In: East African Community Law. Brill Nijhoff, 2017, s.256, Case 25-62 Plaumann & Co. v Commission of the European Economic Community [22] Cuyvers, A. (2017), s. 256, BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke, 2016, s. 434, Eliantonio, Backes et.al. , 2013 s. 29 [23] Case C-25/62 Plaumann & Co. v Commission of the European Economic Community [1963] ECR 95, para. 107. [24] Orijinal karar metninde, “tasarruf” değil, “karar” terimi kullanılmaktadır. Bu kullanım, Lizbon Anlaşması sonrası hukuki düzleme ait olup nedenlerine ilişkin açıklama kronolojik sıra takip edilerek yapılacaktır. [25] BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke, 2016, s. 436 [26] ibid [27] Cuyvers, A. (2017), s. 257 [28] ibid [29] BAYKAL, Sanem, 2005, s.211 [30] Joined cases C-106 ve 107/63 Alfred Toepfer and Getreide-Import Gesellschaft v Commission of the European Economic Community [1965], 407 [31] Joined cases C-106 ve 107/63 Alfred Toepfer and Getreide-Import Gesellschaft v Commission of the European Economic Community [1965], 411 [32] BIERNAT, Ewa. The locus standi of Private Applicants under article 230 (4) EC and the Principle of Judicial Protection in the European Community. NYU School of Law, 2003.s.9 [33] 789-90/79, Calpak v. Commission, [1980] ECR 1949, para. 9 [34] BAYKAL, Sanem, 2005, s.209 [35] ibid [36] Joined cases 16/62 and 17/62, Confédération nationale des producteurs de fruits et légumes and others v. Council of the European Economic Community, 479 [37] Case C-309/89 Codorníu SA v Council of the European Union, para 18 [38] BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke, 2016, s. 436 [39] BAYKAL, Sanem, 2005, s.216, Case C-50/00 UPA [2002] ECR I-6677, Opinion of AG Jacobs, paras. 36-49 [40] Case C-50/00 UPA [2002] ECR I-6677, para. 45 [41] Case T-177/01 Jégo-Quéré & Cie SA v Commission of the European Communities, para. 45 [42] Case C-263/02 P, paras. 30-31 [43] BAYKAL, Sanem; GÖÇMEN, İlke, 2016, s. 442 [44] Eliantonio, Backes et.al. , 2013 s. 31 [45] Case T-18/10 Inuit Tapiriit Kanatami & Others v. European Parliament & Council [2011], ECR 11-05599, para. 50-56, KUCKO, Magdalena. The Status of Natural or Legal Persons According to the Annulment Procedure Post-Lisbon. LSE Law Review, 2017, 2: 101-191. s.113 [46] Case C-583/11 Inuit Tapiriit Kanatami v Parliament and Council [2013] ECR EU:C:2013:625 [47] KUCKO, Magdalena. The Status of Natural or Legal Persons According to the Annulment Procedure Post-Lisbon. LSE Law Review, 2017, 2: 101-191, s.114 [48] Case T-262/10 Microban v. Commission [2011] ECR 11-07697, paras. 21-32 [49] Case C-274/12 P Telefónica SA v Commission [2013] ECR EU:C:2013:852, paras. 30-35 [50] Kucko, M. (2017). The Status of Natural or Legal Persons According to the Annulment Procedure Post-Lisbon. LSE Law Review, 2, s.118