İnternet Haberleri: Basın Özgürlüğü mü Kişilik Haklarının İhlali mi?


İnternette yer alan haberler, zaman zaman kişilerin adları verilmeksizin yahut yalnızca baş harflerine yer verilerek yayınlanmasına karşın kimi zaman da, kamuya mal olan şahsiyetler olmamalarına karşın gerçek ya da tüzel kişilerin isimleri bu haberlerde yer almaktadır. İşte kişilerin kamu tarafından bilinmemesini tercih edebileceği bu tür haberlerde, kişilik haklarının mı yoksa basın özgürlüğünün mü üstün tutulacağı, buna göre habere erişim engeli getirip getirilemeyeceği ya da tazminat, saldırının durdurulması, saldırının hukuka aykırılığının tespiti gibi özel hukuk araçlarının kullanılıp kullanılamayacağı hususu her zaman açık bir şekilde belli olmamaktadır.

Hukuk düzenimiz aynı anda iki farklı değere aynı ölçüde koruma sağlayamayacağından, böyle durumlarda, basın özgürlüğü ile kişilik haklarının yarışması, söz konusu olmakta, Yargıtay’a göre temel ölçüt olarak kamu yararı esas alınıp buna göre bir karar verilmektedir.

Bu bakımdan her iki hak da, gerek anayasada, gerekse ayrı kanunlarda güvence altına alınmış temel haklardandır. Basın özgürlüğü Anayasanın 28. maddesi ile Basın Kanununun 1. ve 3. maddeleri ile hüküm altına alınmıştır. Kişilik hakları ise, Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile, Türk Medeni Kanununun 24. ve 25. maddelerinde ve sair muhtelif özel kanunlarında hukuk güvencesi altına alınmıştır. Yine çeşitli AİHM kararlarında, basın özgürlüğü ifade hürriyeti ile ilişkilendirilmiş, bu özgürlüklere müdahalenin yalnızca, müdahalelerin yasayla öngörülmesi, müdahalelerin meşru bir amaç izlemesi, müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olması hallerinde hukuka uygun kabul edilebileceğini belirtmiştir.


Bu açıdan söylenebilir ki, basın özgürlüğü yalnızca istisnai bazı özel hallerde sınırlanabilecektir. Yargıtay, özel hukuk açısından, yani bilhassa TMK’da düzenlenmiş olan kişilik haklarına saldırı olduğunun/hukuka aykırılığın tespiti, saldırının durdurulması ve bunlar sonucunda manevi ya da maddi tazminat imkânının doğması bakımından tutumunu, “Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.” şeklinde ifade etmiştir. Yani basın işlevini yerine getirirken bu kıstaslar içerisinde kalmalı, keza eleştiri boyutunu aşan küçültücü ifadelerden kaçınmalıdır. Bu unsurlar ihlal edildiği takdirde artık basın hürriyetinden bahsedilemeyecek, TMK’nın izin verdiği tazmin, tespit ve durdurma yolları kullanılabilecek, hakkı ihlal edilen gerçek ya da tüzel kişi tacir ise ticari itibarın zedelendiğinden bahis ile yine maddi ve manevi tazminat söz konusu olabilecektir.


ERİŞİM ENGELLEME


Kişilik haklarının internet ortamında yayın yolu ile ihlal edilmesinin diğer bir hukuki sonucu, hakkı ihlal edilen gerçek ya da tüzel kişiye, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 9. Maddesi vesilesi ile Sulh Ceza Hâkimliğinden erişim engelleme talebinde bulunabilme hakkı verilmesidir. Mezkûr maddeye göre, “ İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini de isteyebilir.” Bu halde maddede kişilik haklarına atıf yapılmış olsa dahi erişim engelleme talebi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedildikten sonra dahi hukuk hâkimine başvurulması halinde burada verilen karar ile hukuk hâkimi bağlı olmamalıdır. Nitekim hukuk hâkimi yönünden yapılan inceleme, ivedi şekilde incelenen erişim engelleme talebi için yapılan incelemeden daha esasa yönelik ve derinlemesine olacaktır.


KVKK AÇISINDAN

İnternet yolu ile yapılan haberlerin bir diğer hukuki yönü, Kişisel Verileri Koruma Kanununu ilgilendirmektedir. Bu bakımdan kişilerin kendilerine ulaşılmasına sebebiyet verecek kişisel verilerinden birisi olan isimleri dahi, haber içeriğinde geçtiği takdirde, gerçek kişilerin veri sorumlusundan verilerinin silinmesini yahut anonim hale getirmesini isteme, aksi takdirde Kişisel Verileri Koruma Kurumu’na şikâyet etme haklarının bulunacağı kanaatindeyiz. Tabii bu durumun KVKK açısından ihlal oluşturmasının kıstası, yine ilgili verinin içinde bulunduğu haberin basın özgürlüğü içerisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine göre belirlenecektir.


Bütün bu konular kapsamında, haklarının ihlal edildiğini düşünen gerçek ya da tüzel kişilerin bir avukat ile çalışması önerilmektedir.


Konunun TMK’da düzenlenen kişilik haklarını ilgilendiren kısmı ile ilgili bazı Yüksek Mahkeme kararlarına aşağıda yer verilmiştir:


İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

1) Davacılar... A.Ş. ve ... tarafından, davalılar ... Bas. Yay. San. Tic. A.Ş. ve ... aleyhine 08/10/2013 gününde verilen dilekçe ile basın yolu ile kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 02/04/2015 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, basın yolu ile kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş; karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar vekili, davalı şirketin sahibi bulunduğu "Aydınlık" gazetesinde yayınlanan ve diğer davalı ... tarafından kaleme alınan 24/07/2013 tarihli “Lozan'da Neler Döndü?" başlıklı yazıda, hukuka aykırı şekilde müvekkillerini hedef alan küçültücü, karalayıcı, ticari itibarlarını zedeleyici, kişilik haklarına saldırı niteliğinde söz ve ifadelere yer verildiğini belirterek, davalıların manevi tazminat ile sorumlu tutulmasını istemiştir.

Davalılar vekili, müvekkili ... tarafından kaleme alınan köşe yazısında yer verilen ifadelerin tümünün düşünce ve ifade hürriyetinin var olma nedenini en iyi şekilde ortaya koyan örneklerden olduğunu, davacıların kendi eylem ve söylemleri nedeniyle dava konusu eleştirilerin muhatabı olduklarını, davacıların yapmış oldukları yayınları ile tarihi çarpıtarak bilimsellliği bulunmayan gerçeklere aykırı ve yanlış bilgiler ile halkı yanıltma amacı güden eylemleri karşısında müvekkili yazarın görevini yaptığını, halkın bilgilendirme hakkı çerçevesinde gerçek ve doğru bilgiyi okurlarına çarpıcı bir şekilde sunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava dilekçesinde belirtilen ifadelerin davalı köşe yazarının eleştirisini içerdiği; kişisel değer yargısı niteliğindeki bu ifadelerin eleştiri sınırlarını aşan küçültücü ve hakaret niteliğinde olmayıp davacı tarafın kişilik haklarına saldırı amacı taşımadığı, eleştiri sınırlarını aşmadığı, davacı tarafın yayın ve yazılarının bu duruma neden olduğu ve eleştirildiği, bu haliyle dava konusu yazıda hukuka aykırılık unsurunun bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır.

Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme,

aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda ,basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir.

Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır.

Dava konusu olan ve davalılardan ... Basın Yayın Sanayi Ticaret A.Ş.'nin sahibi olduğu (…) gazetesinde diğer davalı ... tarafından kaleme alınan "Lozan'da Neler Döndü?" başılıklı yazıda bir kısım ifadelerde eleştiri sınırları aşılmış, kişilik haklarına saldırı gerçekleşmiştir. Bu nedenle öz ve biçim dengesi bozulmuştur. Şu durumda, yayın hukuka aykırıdır. Bu yayın yönünden davacılar yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmelidir. Kararın açıklanan nedenlerle bozulması gerekmiştir. (4. Hukuk Dairesi 2015/13718 E. , 2017/6068 K)


2) Davacılar ... ve ... vekili Avukat ... tarafından, davalılar ... ve diğerleri aleyhine 26/08/2015 gününde verilen dilekçe ile basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davalı ... Anonim Şirketi yönünden dava şartı yokulğundan reddine, diğer davalılar yönünden esastan reddine dair verilen 22/12/2016 günlü karara karşı davacı tarafın (davalılardan ..., ... ve ...'a yönelik) istinaf başvuruları üzerine yapılan incelemede; davacının istinaf başvurusunun reddine dair verilen 05/07/2017 günlü ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi kararının Yargıtay'ca duruşmalı olarak incelenmesi davacılar vekili (davalı gerçek kişilere yönelik) tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 19/06/2018 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine duruşmalı temyiz eden davacılar vekili Avukat... ve Avukat... ile karşı taraf davalılardan ... vekili Avukat ... geldiler. Diğer davalılar adına gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra taraflara duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hâkimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kâğıtlar incelenerek gereği düşünüldü.

Davacıların temyizi, davalılar ..., ... ve ...'a yönelik olup 1-Davacıların davalı ...'e yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince açılan davanın davalı ... Anonim Şirketi yönünden dava şartı yokluğundan reddine, davalı ... yönünden pasif dava ehliyeti yokluğu, diğer davalılar yönünden de esastan reddine dair verilen kararın istinaf incelemesinde; ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince davacı tarafın istinaf başvurusunun reddine karar verilmiş; karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacılar vekili; Zaman Gazetesi'nin 04/08/2015 tarihli nüshasında yayınlanan ve Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı ...'ın açıklamalarının yer aldığı haberde, tamamen yanlı ve gerçekleri çarpıtır nitelikte ifadelere yer verildiğini, haberde yazılanın aksine kredi başvurularında alınan dosya masraflarının iadesi için tüketiciler tarafından bankaya yapılan başvurular hakkında özel bir birim oluşturulduğunu ve ödemelerin yapıldığını, buna rağmen yayında tam aksi iddialarda bulunulduğunu, kullanılan ifadelerin, davacı bankanın ticari itibarını zedelediği gibi her iki davacının da kişilik haklarına saldırı içerdiğini belirterek, uğranılan zararın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili teminde bulunmuştur.

Davalı ... vekili; davalının Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı olarak görev yaptığını, dava konusu haberde yalnızca davacı banka ve genel müdür yönünden açıklamalar yapılmadığını, tüketicilerin bilinçlendirilmesi açısından bir görevin yerine getirildiğini, haberin ifade özgürlüğü ve eleştiri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Diğer davalılar vekili; davaya konu haberin somut olgulara dayanılarak hazırlandığını, kişisel veya ticari itibarın hedef alınmadığını, görünür gerçekliğe uygun olduğunu, basın özgürlüğü ve kamunun haber alma hakkı çerçevesinde olayın okuyucuya aktarıldığını belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

İlk derece mahkemesince, açılan davanın davalı ... Anonim Şirketi yönünden dava şartı yokluğundan davalı ... yönünden pasif dava ehliyeti yokluğundan, diğer davalılar yönünden de esastan reddine karar verilmiş; ilk derece mahkemesi kararının istinaf incelemesinde ise ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince davacı tarafın istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.

5187 sayılı Basın Kanunu'nun 13. maddesinde "Basılmış eserler yoluyla işlenen fiillerden doğan maddî ve manevî zararlardan dolayı süreli yayınlarda, eser sahibi ile yayın sahibi ve varsa temsilcisi, süresiz yayınlarda ise eser sahibi ile yayımcı, yayımcının belli olmaması halinde ise basımcı müştereken ve müteselsilen sorumludur. Bu hüküm, süreli veya süreli olmayan yayınlarda yayın sahibi, marka veya lisans sahibi, kiralayan, işleten veya herhangi bir sıfatla yayımlayan, yayımcı gibi hareket eden gerçek veya tüzel kişiler hakkında da uygulanır. Tüzel kişi şirketse, anonim şirketlerde yönetim kurulu başkanı, diğer şirketlerde en üst yönetici, şirket ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur." denilmekle hukuki sorumluluğun esasları düzenlenmiştir.

Somut davada; davalılardan ... davaya konu yayının yer aldığı gazete künyesinde sorumlu müdür ve yayın sahibi temsilcisi olarak yer almıştır. Davacılar da bu davalı yönünden yayın sahibi temsilcisi olduğu için tazminat talepli dava açıldığını vurgulamışlardır. Şu halde; davalı ...'in yayın sahibi temsilcisi olarak Basın Kanunu 13. maddesi gereği pasif dava ehliyeti vardır, bu nedenle hakkında açılan davanın pasif dava ehliyeti bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

2-Davacıların davalılar ... ve ...'e yönelik temyiz itirazlarına gelince; İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da İç mevzuatımızda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağı sorunudur. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:

1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:

AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).

2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, bu özgürlüklerin kullanılması “…demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Açıkça görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı).

Ancak kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Osman Doğru, Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, ... 2013, s. 232).

3.Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:

İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğu hatırlatılmalıdır (Lingens/Avusturya, A Serisi no. 103). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir

biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no. 216). İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir, çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. 10. maddede benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de bu dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat 2005).

Konunun iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; Anayasa’ya göre, herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir ve her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir ve bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında bu hürriyetlerin kullanılması, sınırlandırılması düzenlenmiş; millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği ifade edilmiştir.

Düşünce ve kanaat özgürlüğü sınırının aşılması ve kişilik hakkına saldırı seviyesine ulaşması hâlinde, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddeleri gereğince manevi tazminat istenebilecektir. Somut davada; her ne kadar ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesince söz konusu açıklama ve haberin basın ve ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı ve davacıların kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı benimsenmiş ise de; bir kamu bankası olan ve güvenilirliğin esas olduğu bir alanda faaliyet gösteren davacı banka ve kamu görevlisi olan genel müdürü hakkında resim ve ismine de yer verilerek “tüketicilerin dolandırıldığı ve aldatıldığı” şeklinde ifadelere yer verilmesi, yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında, haber metni bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ifade özgürlüğü kapsamında korunması gereken kişisel değer yargısı niteliğinde olmayıp davacı bankanın ticari itibar ve güvenilirliğini zedeler nitelikte, eleştiri sınırlarını aşan küçültücü, hakaret içerikli ifadeler olup davacıların kişilik haklarına saldırı mahiyetindedir. (4. Hukuk Dairesi 2017/4300 E. , 2018/4913 K.)